Girit sınırlarını aşan yalnızlık değil, hafızadır

Mediha Selda Avcı, Remzi Kitabevi’nden çıkan bu ilk romanında, göçün sadece toprakları değil, insanın kalbini, evini ve hafızasını da yerinden ettiğini gözler önüne seriyor.

Bazı romanlar vardır; ilk sayfalarından itibaren okura sadece bir hikâye sunmakla kalmaz, aynı zamanda bir evin iç dünyasını, bir dönemin ruhunu ve bir ailenin yıllar boyunca taşıdığı görünmez yükleri de hissettirir. Mediha Selda Avcı’nın Hayatın Rüzgârında Buluşmak: Girit’ten Öteye… adlı eseri de tam böyle başlıyor. Mübadele gibi tarihî ağırlığı büyük bir kırılmayı, soğuk belgelerden veya resmî anlatılardan ziyade, hayatın içinden ve gündelik yaşamın dokunaklı ayrıntılarından aktararak anlatmayı tercih ediyor. Bu yaklaşım, kitabı yalnızca geçmişi anlatan bir dönem romanı olmaktan çıkarıyor; aile belleğinde yıllar boyunca süren acıların da romanı hâline getiriyor.

Romanın merkezinde Eleana yer alıyor. Müslüman ve Hristiyan iki ailenin gençleri arasında yaşanan imkânsız bir aşkın sonucu olarak dünyaya gelen Eleana, daha doğduğu andan itibaren hayatın zorluklarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Onun hikâyesi zamanla yalnızca bir bireyin yaşam öyküsü olmaktan çıkıyor; ait olamamanın, dışlanmanın, sessizce büyümenin ve kendine bir yer açmaya çalışmanın hikâyesine dönüşüyor. Eleana, romanın baş karakteri olmasının ötesinde, kendinden önce yaşanmış kırılmaların, bastırılmış duyguların ve kuşaklar boyunca taşınan eksikliklerin de temsilcisi gibi görünüyor.

Mediha Selda Avcı’nın romanını güçlü kılan özellik, mübadelenin büyük tarihini küçük ayrıntılar aracılığıyla hissettirebilmesi. Seccadenin astarına gizlenmiş bir dua, çeyiz sandıkları, mutfakta kaynayan yemekler, ev içindeki sessiz gerilimler, anneliğin yorgunluğu, komşu kapısından gelen sesler, kalabalık aile hayatının daralan nefesi… Bu ayrıntılar romanda süs amacıyla yer almıyor; aksine, anlatının asıl yükünü taşımak için varlar. Çünkü göç bazen yalnızca bir yerden ayrılmak demek değildir; bir evin düzeni, bir sofranın tadı, bir mahallenin alışkanlıkları, hatta insanın dünyaya bakış biçimi de yerinden oynar. Roman tam olarak bunu hissettiriyor.

Kitabın ilk bölümlerinde kurulan aile dünyası da oldukça çarpıcı. Nesibe, Bekir, Güzin Hanım, İhsan Bey ve çevresindeki yaşamlar aracılığıyla yalnızca bir aileyi değil, bir yaşam biçimini gözlemliyoruz. Kaynana ile gelin arasında gidip gelen ince gerilimler, evin içinde sessizce sürdürülen hesaplaşmalar, sevginin yer yer kırgınlık, yorgunluk ve kıskançlıkla iç içe geçmesi romana gerçekçilik kazandırıyor. Özellikle kadın karakterlerin çizimi sıcak ve içten; bu kadınlar yalnızca evin yükünü taşıyan figürler olarak kalmıyor, arzuları, kırgınlıkları, beklentileri ve içlerinde yaşadıkları ile birlikte var oluyorlar. Romanın duygusal derinliği de buradan besleniyor.

Avcı, Girit’te Müslümanlarla Rumların birlikte kurduğu hayatı tek boyutlu bir nostaljiye saplanmadan anlatıyor. Bayramlar, yortular, çocukluk arkadaşlıkları, karşılıklı ikramlar ve aynı mahallede yan yana süren hayatlar… Bütün bu detaylar yaklaşan kopuşun ağırlığını daha da derinleştiriyor. Çünkü kaybedilen sadece bir toprak parçası değil; birlikte yaşamanın dili, komşuluğun hafızası ve gündelik hayatın dengesi de çözülüyor. Romanın hüznü, büyük ölçüde bu ortak dünyanın sessizce dağılmasından kaynaklanıyor.

Eleana’nın hikâyesi romanın merkezinde olsa da anlatı yalnızca onun hayatıyla sınırlı kalmıyor. Onun yolunda karşılaştığı insanlar, aile geçmişinin gölgeleri ve yeni karşılaşmalar, romanı daha geniş bir insanlık portresine açıyor. Burada çaresizlik kadar direnme gücü de, kırgınlık kadar hayata tutunma isteği de var. Romanın dikkat çekici yanlarından biri, umudu büyük sözlerle kurmaması; umut, insanın bütün eksikliklerine rağmen yeniden ayağa kalkmasında, bağ kurmayı denemesinde ve yaralı da olsa yoluna devam etmesinde kendini gösteriyor. Bu da metne gösterişsiz ama etkili bir duygu katıyor.

Yazarın dili zaman zaman anlatıcı bir sıcaklık taşıyor. Özellikle ev sahnelerinde, aile üyeleri arasındaki ilişkilerde ve gündelik hayatın akışında bu sıcaklık kendini gösteriyor. Romanı okurken akılda sadece olaylar kalmıyor; geride bir duygu iklimi bırakıyor. Daralan evler, büyüyen çocuklar, gençliğin içte kalan hevesleri, annelerin yorgunluğu, erkeklerin omuzlarındaki sorumluluk, komşuluk ilişkilerinin sıcaklığı ve yaklaşan kaybın gölgesi… İşte bu atmosfer, kitabın hafızada yer etmesini sağlayan en önemli unsurlardan biri.

Hayatın Rüzgârında Buluşmak: Girit’ten Öteye…, yazarın ilk romanı olmasına rağmen güçlü ve sahici bir duyguyu yakalıyor. Mübadeleyi yalnızca tarihsel bir başlık olarak sunmak yerine, onu evin içine, insan kalbine, aile ilişkilerine ve kuşaklar boyunca taşınan eksikliğe yerleştiriyor. Roman bittiğinde geriye yalnızca anlatılan olaylar kalmıyor; taşınamayan eşyalar, söylenemeyen sözler, yarım kalmış sevdalar ve içte büyüyen gurbet duygusu da iz bırakıyor.

Mediha Selda Avcı, Remzi Kitabevi etiketiyle yayımlanan bu ilk romanında, mübadelenin büyük tarihini insan ölçeğine indiriyor. Hayatın içinden gelen ayrıntılarla şekillenen, yer yer hüzünlendiren, yer yer okurun içine işleyen bir anlatı kuruyor. Belki de kitabın asıl gücü burada yatıyor. Çünkü bazı göçler, bir vapur yolculuğu, bir tren hattı veya bir sınır çizgisiyle sona ermez; insanın içinde yaşamaya devam eder. Bir bakışta, bir eksiklikte, bir suskunlukta yeniden kendini gösterir. Hayatın Rüzgârında Buluşmak: Girit’ten Öteye… tam da bu içten süren, uzun ve sessiz sızıyı görünür kılan bir roman.

Kaynak: https://www.cumhuriyet.com.tr/kultur-sanat/girit-ten-oteye-gecen-yalniz-insanlar-degil-hafizadir-2485905

Tarih: 11.03.2026 / 22:33

  • Related Posts

    Toplumsal Hafıza ve Kreatif Direniş: 29. Uçan Süpürge’de İkinci Gün Metrikleri

    29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin ikinci operasyonel günü tamamlandı. ‘Çiçek mi dediniz?’ konsept başlığı altında yapılandırılan program; kadın emeğini ve ev içi yalnızlıklardan cezaevi hücrelerine uzanan sosyolojik direnç…

    Pantera Türkiye’de İlk Konserini Vermeye Hazırlanıyor

    Heavy metal müziğin dünyaca ünlü gruplarından Pantera, kariyerinde ilk kez Türkiye’de sahne alacak. Avrupa turnesi kapsamında İstanbul’a gelecek olan grup, 12 Temmuz’da Ataköy Marina Arena’da hayranlarıyla buluşacak. Heavy metal müziğin…

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir